Hani derler ya aynı geminin yolcularıyız diye.Ya neden sormazlar bu yolculuk niye, nereye? Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete.İyide neden bindik, neden gidiyoruz? Kim bindirdi bizi bu gemiye.Ya gemidekilere ne demeli? Bir yanda yığınlar;yerlerde sürüklenen,üst üste istif,toz toprak içinde,üstü başı perişan,aç sefil “açım açım” diye haykıranlar. Diğer yanda masalarına oturmuş“ay şekerim pasta yesinler” diyen,allı,pullu,boyalı sevgilileriyle aksırıncaya ,tıksırıncaya kadar tıka bası doyanlar.Hani anladık gemi tek, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete de,şu geminin içini kim böyle düzenledi? Hangi insafsız şu zavallı yığınlara “pislik içinde,aç,sefil şöyle durun ”dedi.Hangi din,hangi ahlak ve hangi hukuk açlıktan midelerine krampta girse, itilip kakılsalar,horlansalar bile,çaresizlikten cinnet geçirip karısını, çoluk çocuğunu doğrasalar da,karın tokluğuna bedenlerini satsalar da, şu zavallılara “şükretmeyi,itaati” öğretti. Şu alamete adım attıkları gün özgür ve diğerleri ile eşit olan şu zavallı yığınlar nasıl oldu da bu hale düştüler? Hayallerini, geleceğini, özgürlüklerini neye karşılık sattılar. Yoksa şu zorbalar mı ellerinden aldı tüm bunları? Bu gemideki pislik kimin eseri?
Soluduğumuz hava,üzerinde yürüdüğümüz toprağın kokusu, içtiğimiz suyun tadı, sabah doğan güneşin sıcaklığı hep aynı. Salıncak misali şu alamette dönüp durmamız aynı. Damarlarda akan kızıl kan, kalp atışımız,soluk alışımız aynı. Gülmemiz,ağlamamız,öfkelenip haykırmamız aynı. Ya bu açlık,sefalet? Ya bu zulüm,Ya bu vahşet?
Herkes her şeyin farkında,fark etmeyen yok aslında.Gemisini kurtaran kaptan, bizim söylememiz haydan huydan. Bilemem hiç fark ettiniz mi? Hiçbir şey eskisi gibi değil. Ne yememiz,ne içmemizi,ne de giyinmemiz.Çağ atladık ya galiba ondan. Uzun atlama kısa atlama bu meret nasıl bir atlama. Domates, biber, hıyar; hepsi hormonlu, bir çırpıda büyütüyorlar. Bunlar kültür tohumları diyorlar. Ya bizdeki tohumlara ne oldu?
Yığınlar artık mutsuz,yığınlar atık hoşnutsuz,yığınlar artık duygusuz….
Bu alemde,Mecnunun aşkı halt etmiş,aşkı öyle bir fanus içinde tarif ediyorlar ki ne sen, ne de ben ulaşabiliyoruz ona. Ya sevgiye,dostluğa ne demeli.Sıradan sevgiyi yaşmadıkları,basit bir merhabayı birbirlerine fazla gördükleri için olağanüstü dostluğun peşinde helak olup gidiyorlar. Her şey abartılı,her şeyin bir bedeli var, pazarlık usulü alınıp satılma,piyasa değeri. Bir “nasılsın” demeyi dahi unutmuşlar. İnsani tüm duygulara, kavuşamamış aşıklar gibi uzaktan iç çekerek,hasretle bakıyorlar. Kendinden, içinde ki çocuğun konuşmasından, oynamasından ürküyorlar,korkuyorlar. Ya hırpalanır(sa)m,ya dövülür(se)m,ya horlanır(sa)m…Korumak adına hem kendilerini hem de içindeki çocuğu gizliyorlar,taa derinlere saklıyorlar.Üstüne koca bir kilit vuruyorlar, ardına bakmadan çekip gidiyorlar.Ve “ben insanım” diyen o çocuk kapatıldığı karanlıktan korkuyor korkuyor.Unutuyor insanca konuşmayı, oynamayı.Ve o karanlıkta,demir gibi soğuk kafeste büyüyor büyüyor ve başlıyorlar dayatılan rollerle konuşmaya…Kaybedilmiş insanlar, kaybedilmiş yığınlar ve kayıp zamanlar.
Oysa her şey sıradan doğal hali ile yaşansa;sevgiye,aşka,dostluğa bu kadar hasret, açlık duyulmayacak. Muazzam açlık ve yalnızlık her şeyi masalaştırıyor. Ulaşılamaz ütopik yaşamlar peşinde koşuyor insanlar.Her biri uçurumun kenarında.Kiminle yaşayacak bunları hiç mi hiç düşünemiyorlar. Yanında ki ışığı fark etmeyecek kadar körleşmişler. Her şeyi çok uzaklarda arıyorlar.Bilmiyorlar ki içindeki çocuğu hele bir bıraksalar neler tattıracak onlara. Nasılda sevimli olacaklar, bilmiyorlar… Onlar büyüyor büyüyor, büyüdükçe yalnızlaşıyorlar, daha çekilmez, her şeyin hesabını tutan birileri oluyorlar. Çirkinleştikçe sevmiyorlar,aşık olmuyorlar,dost kalamıyorlar. Hiç bir sözü içtenlikle söyleyemiyorlar. Oturmaları, kalkmaları, sırıtmaları, kahkahaları yapay kalıyor. Plastikten yapma çiçekler gibi ne kokuyorlar nede rüzgarda gerdan kırabiliyorlar.Öyle kaskatı, duygusuz ve yapayalnız duruyorlar ki, acınası hallerini görmüyorlar.Aslında görüyorlar da itiraf edemiyorlar. Yaşamıyorlar…Çocukluk,gençlik sonra orta yaş,yitirilmiş bir yaşam. Günü yaşmaktan,kendi olmaktan çok başka yaşamların hayaliyle yanıp tutuşuyorlar. Geçmişi özlemle anıyorlar, geleceği ise olmadık hayallere heba ediyorlar.Kayıp zamanları yaşıyorlar.
Ne sevgi,ne aşk,ne de dostluk yaşanmıyor artık,masallarda kaldı.Nasıl ki sıradan bir araba,ev yetmediği gibi sıradan ilişkiler de yetmiyor insanlara.. Sevginin,aşkın,dostluğun lüks olanının peşindeler.Tabloda çizilmiş mutluluğu, kitaplarda yaşanış aşkı,masallardaki dostluğu istiyorlar. İçine gömdükleri, öldürdükleri çocuğu görmüyorlar.Elindeki anahtarı,altındaki arabayı, yaşadıkları evi gösteriyorlar.İşte “Ben buyum” diyorlar. Hormon yiyip hormonlaşıyorlar.Duyguları nasır bağlamış gibi soğuklar.
Peki ya kayıp zamanları yaşayan bu yığınlar nasıl ve neden bu hale geldiler?
Neden bu yığınlar bir yandan “bir devenin iğne deliğinden geçmesinin zengin birinin Tanrı Alemine girmesinden daha kolay olduğunu” (Luka, 18:24) söyleyen İsa’nın peşi sıra gittiklerini söylerlerde, diğer yandan başkalarını sömürmek,elindeki avucundakini almak,ezip geçmek,onları yok etmek ,sefalete sürüklemek pahasına zengin olmanın özlemiyle yanıp tutuşurlar.
Neden bir zamanlar din adamlarından Aziz Clement “Bu dünyada bulunan tüm şeylerin kullanımı tüm insanlar için ortak olmalıdır. En büyük kötülük, bir insanın diğerlerine «bu benim, şu senin» demesidir ve bu insanlar arasındaki kavganın kökenini oluştur.” diyordu da şimdiki din adamları “Ya sabır” dedirtiyor ve “itaati” öğretiyor.
Neden büyüyen servetler yayılan sefaleti körüklüyor da kimseden çıt çıkmıyor?
Oysa tarihe baktığımızda bu gemideki pislikleri yok etmek için neler söylenmiş.
Bakın eski Roma’da,soylulardan Tiberius halkın içinde bulunduğu yoksulluğu nasıl anlatıyor ve neleri itiraf ediyor: “ “İtalyaya’da yaşayan vahşi hayvanların bile hiç değilse birer ini vardır.Buna karşılık italya için çalışmış ve yurdu için ölümü göze almış olanların hava ile ışıktan başka hiçbir şeyleri yoktur. Bunlar evsiz,ocaksız oradan oraya dolaşıp duruyorlar. Generaller askerlerini daha iyi dövüşmeye çağırdıkları zaman onların düşmana karşı evlerini, ocaklarını ve atalarının mezarlarını koruduklarını söylerken doğru konuşmuyorlar. Yalan söylüyorlar.Çünkü onlara gerçekte, başkalarının zenginliklerini korumak için kanlarını dökmeleri,ölmeleri istendiği söyleniyor.Bu adamların hiçbirinin bir yuvası yoktur ve hiç birisi atasının mezarını bilmez.Onlara yeryüzünün hakimi oldukları söyleniyor.Oysa hiçbirinin bir avuç toprağı yoktur.”
İsterseniz devam edelim; Bakın servet sahiplerinin yılmaz bekçisi,hitabet sanatının ustalarından ve hukukçuların göz bebeği Çiçeron, halktan yana olan Catilina’ya karşı neler diyor. “Halk dostu olmak isteyenler,varlıklıların elindeki zenginlikleri almak ve borçları silmek isteyenler,bu kimseler,devletin temellerini sarsmak istemektedirler. çünkü devletin görevi mülkiyeti savunmaktır. Bir kimsenin yasalara uygun olarak hakkı olan serveti elinden almak mı isteniyor? Bu çeşit bir düşünceyi dile getirmeye kalkışmış olduğu için kral Agis,Lake Demanyalılar tarafından ölüme mahkum edilmemiş miydi? ” Bunu derken “Sakın ha yeltenmeye çalışmayın sizinde sonunuz bu olur” demeye getiriyor.
Birazda Platon’a kulak verelim; “Çok iyi bir insan,aynı zamanda da çok zengin bir kimse olamaz.Yüce doğru amaçlar uğruna para döken ve dürüst bir biçimde kazanan insan ne çok zengin olabilir ne de çok yoksul. Bunun için çok zengin olan kimseler iyi insan olmazlar”.“Bir ülkenin yasaları iyi ise ,orada çok büyük zenginlikler tek elde toplanmaz;dolayısı ile çok zengin kimselerde bulunmaz. Bunun gibi,çok yoksul insanlarda olmaz. Çünkü zenginlikle yoksulluktan biri olmadan diğeri düşünülemez. ” Platon “Yasalar” adlı eserinden bakın ne diyor: “İşte yeniden,hak ve adalet amacı konusuna döndük.Çünkü,denildiğine göre,yasaların amacı ne savaş nede dürüstlük yolunda yürümektir.Amaç yalnız rejimin çıkarlarını gözetmekten başka bir şey değildir. Yasaların amacı budur.Bu yasaları toplumun üstün sınıfları yapmışlardır. Demek oluyor ki kuralları bozanlar, o kuralları kendi çıkarlarını düşünerek koymuş olanlar tarafından suçlu görülerek cezalandırılırlar ”
Sormuştuk ya,hani anladık gemi tek,bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete de,şu geminin içini kim böyle düzenledi? Hangi insafsız şu zavallı yığınlara “pislik içinde,aç,sefil şöyle durun ”dedi.Hangi din,hangi ahlak ve hangi hukuk açlıktan midelerine krampta girse,itilip kakılsalar, horlansalar bile, çaresizlikten cinnet geçirip karısını, çoluk çocuğunu doğrasalar da,karın tokluğuna bedenlerini satsalar da, şu zavallılara “şükretmeyi,itaati” öğretti.
Demek yüzyıllardır bu yığınlar kayıp zamanları yaşıyorlar. Esir alındıklarının farkında olamayan kaderlerine razı köleler…Kendine,topluma,geçmişine yabancılaşmış kayıp zamanları yaşayan yığınlar.Evet kimseden çıt çıkmıyor? Herkes kaderine razı. Aynada kendine bakmayıp pasta börek tarifi yapar gibi Aşk, Sevgi,Dostluk tarifleri yapılıyor. Ya göçüp giden insanlığa,kayıp zamanlara ne demeli? Evet,bu gemi kayıp zamanlar gemisi…Ya o çocuklar bir gün gürler mi? (A.M.S)
|